Gökhan Vots
İşim etliyle, sütlüyle...
İşim etliyle, sütlüyle...

Şubat ayıydı…
Önce Zaytung haberi sandık ama adamlar ciddiydi. Saadet Partisi bir öneride bulunarak İstanbul’da sadece hanımlarımızın kullanacağı pembe metrobüs seferlerinin yapılmasını önermişti. Parti bu önerisinde hanımlarımızın itiş kakıştan kurtulmasını; hamile, çocuklu ve yaşlı hanımlarımızın rahat seyahat etmesini hedefliyordu. Ama açıklamada bir cümle vardı ki o da şu: “Kimi zaman kendisini insan zanneden ahlaksızlar tarafından, kadınlık zerafet ve onurunu ayaklar altına alan taciz vakalarının yaşanması da bu durumu daha vahim noktalara taşımaktadır.”
Toplu taşıma araçlarında kadına tacizin olmadığını düşünmek ya da bunun önlenmesi gerektiğini düşünenlere tepki göstermek ahmaklık olur. Ama burada bir şeyi atlıyoruz, o da cinsiyet ayrımcılığı! Ha şu da var: Hani taciz olaylarından bahsediliyor ya; diyelim ki bu uygulama başlatıldı, ya o pembe metrobüse tacizden hoşlanan bir eşcinsel kadın binerse? Kadını sadece erkekler mi taciz eder? Ya da sadece kadınlar mı tacize uğrar? Ben bir erkek olarak otobüste kadın tacizine uğradığımı söylersem bu yazı için uydurduğumu mu düşünürsünüz yoksa böyle bir gerçek var mı?
Otobüse biniyorum. Bir hanım abla yanıma geliyor, eğer koridor tarafında oturuyorsam “Cam kenarına geçer misin?” diye rica ediyor. Neden? Çünkü hanım abla cam kenarına oturursa onu sıkıştırabilirim, sapığım ya ben! Minibüste en arka koltuğa oturuyorum. Solda iki erkek, sağda ben, ortada bir boşluk. Hanım abla geliyor, “Sen kenara geçer misin?”. He bazıları geçer misin de demiyor “Kenara geçsene” diyor. Tabii iki erkeğin arasında oturursa durum daha sakat, onu sağlı sollu sıkıştırabiliriz. Sapığız ya biz! Otobüse biniyorum, yolcu sayısı fazla, otobüs sıkışık. Orta yaşlarda bir beyefendi oturuyor, hemen yanında aynı yaşlarda biri türbanlı biri açık iki hanım kızımız ayakta. Beyefendi ayağa kalkıyor, türbanlı hanım kızımıza yer veriyor. Tabii, başı açık olan kızımız zaten yollu ya! Bu örnekler bitmez! Sırf erkeklerin arasına oturmamak için sevgilisiyle birlikte oturan çocuğu arka koltuğa gönderen hanım ablalara da şahit olmuşumdur.
Tacizci erkekler var diye tüm erkekleri potansiyel tacizci olarak görmek nasıl bir sapık zihniyetin ürünüdür? Bunun fahişe kadınlar var diye bütün kadınları fahişe olarak görmek gibi bir sapıklıktan ne farkı var? İşte Saadet Partisi’ndeki abilerimizin ya da bu abilerimize destek verenlerin kafalarının almadığı nokta budur. Ve bunu da adı batasıca Pozitif Ayrımcılık bahanesiyle savunurlar. Pozitif Ayrımcılık denen kavramı da kıçımızdan anladık ya neyse.
Sanki kadına taciz sadece toplu taşıma araçlarında oluyormuş gibi böylesi saçma bir öneriyle gündem yaratmak (gerçi yaratmak Allah’a mahsustu değil mi ya!), hem de bu öneride ciddi olmak ve ciddi destekçiler bulmak bu ülkenin cehaletle bezenmiş sapık beyinlerinin bir icraatıdır. Sırada ne var? Pembe cadde, pembe otoban, pembe market, pembe atm, pembe halk ekmek büfesi mi? Hayır orada da tacizler oluyor da uyarayım dedim.
Bir de bu abilerimiz saçma önerilerini “Benzerleri Rusya’da da var, Japonya’da da var” gibi cümlelerle savunuyorlar. İşlerine gelmediği için herhalde “A ülkesinde taciz yok, B ülkesinde insanlar birbirine çok saygılı” gibi cümleler kurmayı hiç düşünmüyorlar. Aslında bu tacizci kitlenin büyük çoğunluğu da kendileri ama farkında değiller. Çünkü bu kitleyle, ilköğretim okullarında çocukların birbirine 45 santimden fazla yakınlaşmasını yasaklayan sapıklar arasında bir fark yok. Taciz illâ ki elle, gözle, sözle olmuyor, zihniyetle de oluyor.
Her şey bir yana; pembe metrobüsü de erkekler mi kullanacak? Ne o öyle harem kurmuş gibi, tövbe tövbe…
Bazen çok huzur doluyorum bu ülkede ama iki-üç saniye sonra geçiyor…
(Yazılarıma yeni hazırladığım http://www.benimgundemim.com/ adresimden de ulaşabilirsiniz.)
Gün geçmiyor ki yeni bir şaşkınlık yaşamayalım. Yaşadığımız şaşkınlık “Nasıl olur ya!” şaşkınlığı da değil, “Ne denir ki şimdi buna!” şaşkınlığı. Kılıçdaroğlu geçenlerde başbakana “İnsanları dindar-dindar olmayan diye ayırma” dedi, başbakan da her söze kin kustuğu gibi bu söze de kin kusarak “Gençleri bırakalım da Ateist mi olsun? Ben dindar bir gençlik istiyorum” diye karşılık verdi. İşte böyle sözler duyunca insan ne diyeceğini şaşırıyor. Yahu gençlik benim! Yahu gençlik yarın benim çocuğum! Benim adıma, benim çocuğum adına başbakan nasıl oluyor da böyle bir baskı kurma hakkını kendinde görüyor? Çok meşhur bu lâf bugünlerde; edeb yahu!
AKP tüzüğünün Temel Amaçlar başlıklı dördüncü maddesinin dördüncü bölümünde şöyle diyor: “AK PARTİ; insanların farklı inanç, düşünce, ırk, dil, ifade etme, örgütlenme ve yaşama gibi doğuştan var olan tüm haklara sahip olduklarını bilir ve saygı duyar. Farklı olmanın ayrışma değil, pekiştirici kültürel zenginliğimiz olduğunu kabul eder.” Bu maddeyi okuduktan sonra “İnsanları dindar-dindar olmayan diye ayırma” sözüne verilen “Ateist mi olsunlar” cevabı daha bir anlam kazanıyor. Hani AKP farklı inanç ve düşüncelere saygı duyuyordu? E bırakınız Ateist olsunlar efenim, size ne! Başbakan bizim haberimiz olmadan peygamber mi ilân edildi? Yoksa başbakan yine bizim haberimiz olmadan cihat mı ilân etti? İslâm peygamberi “Sizin dininiz size, benim dinim banadır!” demiyor mu? Bir başbakanın görevi vatandaşlarını dindar yetiştirmek değildir, hele ki vatandaşlarının inanç sistemlerini sorgulamak hiç değildir. Eğer başbakan insanları dine davet etmek gibi bir amaca hizmet etmek istiyorsa bunun için din görevlisi olabilir, hatta molla da olabilir. Molla olursa zaten yarın bir gün devlet kadrosuna ‘din görevlisi’ olarak girecektir. Üstelik “Ateist mi olsunlar?” demek ne demektir? Senin müslüman olma özgürlüğün olduğu gibi başkasının da ateist olma özgürlüğü sonuna kadar vardır. Bunu sorgulamak, sanki bir verem salgınıymış gibi tehlikeli göstermek senin haddine değildir başbakan! Biliyorum; miting meydanlarında “Biliyorsunuz Kılıçdaroğlu Alevidir.” sözünün üzerine Alevilerin bolca yuhalanması çok hoşuna gitti, bu tür hedef göstermelerin getirilerinden son derece iyi faydalandın ama artık bir dur yahu! Nasıl ki bir kişinin seni Müslüman olduğun için küçük görme hakkı olmadığı gibi senin de bir başkasını “Ateist mi olsunlar” diyerek hor görme hakkın yoktur. Benim, benim çocuğumun, bizim nasıl yetişeceğimize; bu ülke vatandaşlarının neye inanıp neye inanmayacağına karar verme, bu konuda hedef belirleme hakkın yoktur! “En az üç çocuk yapacaksınız / Dindar olacaksınız” gibi dayatmalarla bu ülke vatandaşlarını nereye getirmeye çalışıyorsun “Ey” Başbakan?. “Aaaah” başbakan “ah”, istersen karımızı, çocuklarımızı da senin himayene verelim ne etmek istiyorsan onu et. Takdir senin “Ey” başbakan!
Ayrıca nasıl dindar? Bu ülkede sadece Müslümanlar olmadığına göre nasıl bir dindar gençlik yetişecek? Meselâ Hristiyan ya da Yahudi bir genci de ‘dindar’ yetiştirebilecek misin? Yoksa hiç şaşırmayacağım gibi senin için din sadece İslâmiyet’ten mi ibaret?
AKP iktidarına kendini muhalif olarak tanımlayanların çoğu Faşizm dediğinde iktidar yanlılarından ve hatta genelde iktidardan da çoğu hakaret düzeyinde tepkiler geliyor. Bu kadar baskı ve kendinden olmayana nefret siyasetinin adı Faşizm değilse nedir bunu çok merak ediyorum. Ampulizm mi?
Dokunma bize başbakan. Bırak isteyen Müslüman olsun, isteyen Ateist olsun, isteyen ne olursa olsun. Senin; bir ülkenin gençliğini böylesine tüketmeye hakkın yok. Senin darbe dönemlerinin ortalığı karıştıranlarından da farkın yok. Nedir bu kendinden olmayana bu denli nefretin? Senin adamın bugün çıkmış “CHP’liler MHP’lilerin kuyruğuna takılmış” diyor. Sen de daha önce benzerini söyleyip senin safındakilere “Eşref-i Mahlûkat” dedin. Sen ve senin gibilerin bu hakaretleri bitmeyecek mi? Polisinin öldürdüğü adama dininin emri olan rahmeti bile okumayıp “Ama ben başbakanım” diyorsun. Polisinin zulmüne maruz kalan öğrenci için “Kadın mıdır kız mıdır bilemem” diyorsun. Her zaman ahlâktan bahsedip, özel hayatı alçakça gazetelerinde ve televizyonlarında tartışılan Baykal’a demediğini bırakmadın. Baykal’ın yerine geçen Kılıçdaroğlu’na “Kaset genel başkanısın” dedin. Rahmetli Ecevit’in hastalığıyla her fırsatta alay edip ülkeyi “Hasta adamın ülkesi” ilân ettin ama kendin hastalanıp bir ay yataklara düşünce herkesten anlayış ve saygı bekledin. Nefret ettiğin insanların annesine saygı duymadın, ölümlere “Yaygara” dedin ama kendi annen için günlerce televizyonlarda ve gazetelerde, hatta tüm ülkede yas ilân ettirdin. Yeter be başbakanım! Yeter! Bu nefretin bitsin artık!
Nasıl diyor Nazım Hikmet; “Çocuklar ölebilir yarın…”

Ne zaman Hrant Dink adını duysam aklıma iki kare geliyordu. Birincisi cansız bedeni, ikincisi ise o günlerde ortaya çıkan beyaz bere modası. Bugün bir üçüncü kare eklendi hafızama, o da kararı duyduğunda insanların suratlarında oluşan şaşkın bakışlar. Kendine muhalif olan herkesi, komutanları, gazetecileri, koskoca Hopa’yı, Hopa’da öldürdüğü adamı, kitap yazanı, kitap tasarlayanı, düzeni protesto edeni, afiş açanı, puşi takanı, bir konser için bilet alanı, yumurta atanı, neredeyse önüne gelen herkesi terörist ilân eden bu düzen Hrant Dink’in öldürülmesine “Münferit olay” dedi, katillerini örgüt davasından beraat ettirdi. Mahkemede “O iddianameyi savcının anasının bilmem neresine sokarlar” diye tehditler savuran adam çıkışta “Bu karar Türkiye’nin çirkinliğini gösteriyor” diye isyan etti. Evet ortada bir çirkinlik var Yasin, çirkinlik unsurlarından sen dahil bir kaçını gördük ama arkanızda hangi çirkinler var göremedik. Sağolsun bugünkü düzenin adalet sistemi bu çirkinlikleri bize göstermedi. Bugün utanç günüdür. Bugün Hrant Dink’in bir kez daha öldürüldüğü gündür.
Adalet terazisini bir elinde kılıçla dengede tutmaya çalışır Lady Justice. Siz; günümüz düzeninin temsilcileri o kılıcı koca bir milletin mabadına sokuverdiniz bugün. Yetmez Ama Evet diye ortalıkta gezen zavallıların, bu düzene aylarca kılıf uydurmaya çalışıp, “Dur” demeye çalışan kesime en büyük hakaretleri büyük bir iştahla savuran zavallıların o kokuşmuş ayak izlerini bir kez daha Hrant’ın kanının kurumadığı kaldırımlara sürdünüz. Bu kokuşmuşluğa gözü dönmüş bir katili çocuklaştırıp, neredeyse ağzına biberon altına bez bağlayıp, birileri tarafından kullanılmış olarak gösteren sizler; şimdi utanmadan karşımıza çıkmış ve Yasin Hayal adındaki bir pespayenin haricinde kimsenin sorumlu olmadığı yalanını bize kakalıyarak hizmet ediyorsunuz. Ve yine bu düzenin kokuşmuşları, Hrant’ın kanını akıtanlarda parmak izi olmasa bile fikir izi olan kokuşmuşları çıkıp mahkemenin verdiği kararı vicdana aykırı bulduklarından bahsediyorlar. Adalet sadece cemaat televizyonlarındaki tepesi nurlularda vicdana göre sağlanır ve bu sadece o basitlik akan dizilerde, filmlerde olur ey kokuşmuşlar. Adalet; birilerinin vicdanı rahatlasın diye değil, gerçek ortaya çıksın ve hakedene hakkı verilsin diye vardır, var olmalıdır. Eğer ki hesabınız vicdan üzerineyse, Dink’in katillerine uygulanan bu adalet, siz ve sizin gibi vicdansızların vicdan kırıntısıdır.
Türkiye’nin tarihine bakın. Bu ülkenin tarihinde onlarca faili meçhul varken, yeni düzen bu faili meçhullere bir de faili himayeleri ekledi. Dink’in katilleri bu ülkenin faili himayeleridir. Elinde bir ulusun bayrağı, iki yanında bu ulusun güvenlik güçleriyle bir katile kahramanlık pozu verdireceksin; yetmeyecek, bu katili aklamak için elinden gelen her türlü sahtekârlığı yapacaksın ve bir ulustan bu düzene kusmamasını bekleyeceksin. Belirli aralıklarla, o da yumurta kapıya dayanınca dünyanın karşısına çıkıp “Ermeni Soykırımı yoktur” diye bağıracaksın ama bazı adamlarına bir Ermeni’yi öldürtüp arkasından adalet nutukları atacaksın. Yemezler! O Hrant Dink ki Ermeni Diasporası’yla arasında anlaşmazlıklar olan, hem Ermenilere hem de Türklere birbirlerini anlamaları gerektiği konusunda samimi telkinlerde bulunan; 1915 yılındaki acıların tek sorumlusunun Türkler olmadığını, oradaki çetelerin, aşiretlerin ve işgalcilerin ne tür oyunlar oynadığını büyük bir açık yüreklilikle söyleyen adam! O Hrant Dink ki sözleriyle birilerini, özellikle bu işten büyük rantlar sağlayan birilerini rahatsız eden adam!
Meydanlara çıkıp da “Kardeşimizsin Hrant / Hrant İçin Adalet / Hrant Bizim Onurumuzdur” gibi sloganlar atmaya hiç gerek yok. Bizler bu duygularımızda samimi olabilseydik eğer, bugün Hrant’ın cansız bedenini soğuk taşlarıyla taşıyan o kaldırımı Yetmez Ama Evet’çi kokuşmuşlarla kirlettirmezdik. Bizler biraz samimi olabilseydik bugün bu düzene karşı yazmaktan ve nutuk atmaktan başka şeyler yapabilirdik. Bizler biraz samimi olabilseydik bu ülkede bir katile “Çocuk o çocuk, ne yaptığını bilmiyor” diyecek adalet sistemi titrer ve kendine gelirdi. Bizler, ya neyse boşverin bizleri.
Boşuna meydanlarda nutuk atmayın dostlar, Hrant Dink bizim onursuzluğumuzdur…
Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a bir gazetecinin “Twitter’a girmeyi düşünüyor musunuz?” diye sorması üzerine “Hakara makara yaparlar. Benim adıma başkaları giriyor zaten. Benim kendi resmi hesabım yok.” şeklinde cevap vermesi, Ak Parti hükümetini yıpratmak için her türlü fırsatı değerlendiren bazı çevreler tarafından acımasızca kullanılmaya başlandı. Aynı çevreler daha önce de Sayın Başbakanı buna benzer bir tuzak soruyla rahatsız etmiş ve Sayın Başbakan “Facebook çok çirkin bir yer !” diyerek gerekli cevabı vermişti.
Sayın başbakanın “hakara makara” benzetmesi son derece yerinde bir benzetmedir ve üstü ortülmeye çalışılan bir konuya dikkat çekme amaçlıdır. Bazılarının bu ısrarında, bilgisayar arkasına saklanarak Sayın Başbakan’a çirkin sözler sarfetmek için fırsat kollamalarının büyük payı var. Hükümetimizi yıpratmak için kitap yazmak, haber yapmak ya da meydanlarda hak aramak gibi olmadık işlere bulaşanlar emniyet mensuplarımızın olağan üstü çabaları sayesinde arzularına ulaşamadıklarından, kendisine dokunmanın ya da değerli sohbetine iştirak etmenin bile ibadet sayılacağı Sayın Başbakanımıza internet üzerinden saldırmak istemektedirler. Her zamanki bilgeliği ve ileri görüşlülüğü ile Sayın Başbakanımız buna fırsat vermese de maalesef ki ona yapılan yorumlara engel olunamamaktadır.
Bilindiği üzere halkın takdirini kazanarak on yıldır iktidar olan Ak Parti’yi Sayın Bülent Arınç’ın da ifade ettiği gibi topla ve tüfekle bile yıkamıyorlar. Bu gerçekle baş edemeyen Ergenekon Terör Örgütü’nü ve faaliyetlerini engelleyen pek kıymetli yargımızı şimdi yeni bir görev bekliyor. Ergenekon’un sanal uzantısı olan Hakara Makara Terör Örgütü (HAMATÖ), faaliyetlerini genellikle Twitter ve bloglar üzerinden yürütüyor.
HAMATÖ’ye bağlı olan kişiler tüm gün gazete ve televizyonları takip ederek Adalet ve Kaldınma Partisi bakanlarını, milletekillerini ve en önemlisi de Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan yazılar yazıyorlar. Hedef olarak belirledikleri kişilerle dalga geçmeyi bir görev olarak belirleyen HAMATÖ üyeleri, yakın zamanda “Ben kamyon kullanıyordum Leonardo Da Vinci” esprisini anlamayarak Sayın Egemen Bağış’a saldırdı. HAMATÖ üyelerinin bir diğer hedefi ise Sayın Bülent Arınç olmuş, duygu yüklü bu değerli insanın gözyaşlarıyla dalga geçmişlerdi. Son olarak Sayın İdris Naim Şahin’e saldırmaya başlayan bu teröristlerin ne yapmaya çalıştıklarını anlamak hiç de zor değil, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarını yıpratmak istiyorlar.
CHP Genel Başkanı KK’nın benzer faaliyetleri sebebiyle soruşturmaya maruz kalması da mı sizin için bir şey ifade etmiyor ey teröristler! Başbakanın bir çiftçimize sarfettiği ve yaşlı annemizin yorulmasını istemediği için rica olarak kullandığı “Hadi ananı da al git” cümlesine yapılan saldırı HAMATÖ’nün tespit edilen ilk eylemi olduğu ancak hükümet aleyhine yazılan her türlü yazının da bu örgüt tarafından hazırlandığı düşünülüyor.
AB yolunda büyük adımlar atmış, her ne kadar cari açığı zirve yapmış olsa da büyümede rekorlar üstüne rekorlar kırmış, pinpon topu ve lastik zinciri gibi birincil tüketim malzemelerinde fiyatı sabitleyerek enflasyonu yok denecek seviyeye çekmiş bir hükümete yapılan bu daldırılara karşı ülkemizin değerli savıları derhal harekete geçmelidir!
Kahrolsun HAMATÖ!!!

Van’da yürekleri yakan o yıkım olduğunda o yıkıma ilk koşturanlardan biriydi Mustafa Sarıgül. Orada olması gerekenlerden önce oradaydı. Buna kimi “Seçim yatırımı” dedi, kimi “İnsanlık” dedi, kimi “Çakallık” dedi. Kim ne derse desin, Sarıgül’ün bu desteği her türlü takdire değerdi. Sabahlara kadar bütün Şişli, bütün İstanbul tırlar dolusu yardım malzemesi topladı, yola çıkardı. Yetmedi, Türküler Van İçin konserini düzenledi. O da yetmedi, Van’da bir Öğretmen Evi yapılması için ön ayak oldu. “Van İçin Pop” adı altında 20 ‘adet’ popçu birleşip bu yardım için ter akıttılar. Şu an bu yazıyı yazarken hâlâ akıtıyorlar.
Van İçin Rock organizasyonu şekillenirken çoğu Rock müzisyeni bu konserde emek harcamak için adeta sıraya girdi. Hazırlıklar tamamlandı ve konser günü geldiğinde, o soğukta 40 grup ve yüzlerce müzisyen emeklerini ortaya koydu. Bu popçu tayfanın müdavimleri ilk günden itibaren “Bu bir eğlence konseridir, pis Rockçılar gidip orada içecekler, Van’ı kullanacaklar.” gibi saçma sapan düşünceleriyle bu müthiş işi baltalamaya çalıştılar. Sonra baktılar ki ortada gerçekten de faydalı bir iş var, sanıyorum yüzleri yeterince kızarmıştır. Kamyonlar dolusu yardım malzemesi toplandı, alanda ne için ne kadar para harcandıysa hepsi Van’da yardım bekleyenlere gönderildi. Van İçin Rock, Türkiye müzik tarihi için bir devrimdi! Van İçin Rock, Türkiye’deki müzik dinleyicisi için bir devrimdi. O kadar soğuğa ve kalabalığa rağmen en ufak bir taşkınlık olmadı, en ufak bir aksilik çıkmadı. 40 grup ve yüzlerce müzisyen sırayla sahne alıp ‘canlı’ çalarlarken hedef tutturulmuş, gerekli mesaj verilmişti. Bir kez daha bu birliktelikte emeği geçen herkesin önünde saygıyla eğiliyorum.
Gelelim Van İçin Pop’a. Öncelikle şunu belirteyim, bir iğnenin bile önemi büyükken böyle bir organizasyonla toplanabilecek kadar para toplamak değerli bir iştir. Bu konuda emeği geçenlere bir teşekkür önemlidir, ama!
Günlerce hazırlanılmış bir yardım organizasyonunu o kıymetli sesleriyle şenlendiremeyenlerin rezilliklerini gösterdi Van İçin Pop. Türk müziğinin yerle bir olmasında büyük payı olduğunu düşündüğüm popçu kitle bir kez daha yanıltmadı beni. “Bu bir eğlence organizasyonu değil, playback yapılmasına takmayın” diyenleri tam haklı bulacakken Popçu Gülşen’in “Herkese iyi eğlenceler” dilediği bir komiklikti. Küçücük çocukların Sinan Akçıl için sahneyi işgal ettiği, Sinan Akçıl’ın o an mikrofona yarım metre mesafeden İzel’in sesiyle şarkı söylemeye çalışıp bir taraftan da hayranlarını öpücük yağmuruna tutmasıydı, ceket fırlatmasıydı. Geçmişte saçlarını kazıtıp sahneden dinleyiciye içtiği sigarayı fırlatınca Rock yaptığını sanan Eurovision’cu Sibel Tüzün’ün, o Lordi’yi dilleyen Sibel Tüzün’ün ilginçlikleriydi. Hazal’ın playback şarkısını söyledikten sonra duygusal bir sesle “Ben sosyal medyayı sıkı takip ederim, şimdi bir şarkı okuyacağım, Re Minör lütfen” demesi ve ardından canlı şarkı okuyarak dinleyiciye kendini ispat etmek zorunda hissetmesiydi. Peki Hazal, madem canlı okuyabiliyorsunuz nedir bu Playback? Tabii hazıra konmak bir popçunun olmazsa olmazıdır. CD’den çalınan şarkıyla senkronizasyonu tutturmaya çalışıp bir taraftan da sağa sola zıplamanın verdiği yorgunluktan olsa gerek, popçuların nefes nefese kaldığı teşekkür konuşmalarıydı Van İçin Pop.
Pop Şarkıcısı olarak ortada gezenlerin, şarkılarını en azından bir piyano ya da bir gitar eşliğinde ‘Unplugged’ tadında söylemeleri de mi zordu acaba? Kendi ‘sanatına’ zerre saygısı olmayanların bu çabasına benim/benim gibi düşünenlerin saygı göstermesini beklemek ahmaklık değil midir? Bu organizasyonda playback yapmanın önemi yoksa neden sahne var? Madem önemi yoktu, basın toplantısı şeklinde geçiştiriverseydiniz. Bir “Ip Tıs” üzerine sözleri okuyanların müziğe nasıl bir katkı sağladıklarını bir kez daha görmüş olduk.
Evet, toplanan para ve sağlaması muhtemel imkânları düşünüldüğünde iyi bir işti Van İçin Pop. Evet, sergilenen komiklikler ve müziğe gösterilen değer düşünüldüğünde büyük bir rezaletti Van İçin Pop.
Popçu arkadaşlar, “Sesimizi Duyan Var mı?” diye sormuştunuz, duyamadık. Bol Ip Tıs’lı günler dilerim…

13 yaşında bir çocuk. 13 yaşında bir masum. 13 yıllık bir beden. Adını N.Ç. olarak kısaltıp onu koruduğumuzu zannettiğimiz bir melek. 26 kişi, bu bedene acımasızca tevavüz etti! 26 kişi, bu 13 yıllık bedenin daha oluşmamış göğüslerini okşadı. Anne ve babaların çocuğuyla oynarken avucunun içiyle, acımasın diye de son derece yavaş bir şekilde şaplattığı kalçadan N.Ç.’de de vardı ve bu 26 kişi o kalçaları elledi, sıktırdı belki, belki de parmakladı! Daha ayakları üzerinde duramadığı dönemlerde annesinin sütünü emmek için, daha sonra mamasını yemek için, çok çok sonraları hayatının kahramanlarına “Seni Seviyorum” demek için kullandığı o minik ağzına 26 kişiden belki de hepsinin penisi girdi! Bir annenin “Aman pişik olmasın minik kuzum” diyerek kremlediği, pudraladığı organına bu 26 kişinin belki de girmediği uzvu kalmadı!
Ne o? Bunları okuyunca rahatsız mı oldun? Çok mu ağır geldi yoksa! Daha da ağırı var, senin 13 yaşındaki kızına/oğluna yapıldı tüm bunlar! Senin 13 yaşındaki yavrun tüm bu şiddete mağruz kaldıktan sonra götünün üzerine oturabilmek için dört defa ameliyat edilmek zorunda kaldı, mesela.
Bunlar olup biterken sen ne yaptın arkadaş? Ben bir hatırlatayım: “Yuh be! Tecavüzcülerin içinde öğretmen bile varmış.” Evet, sen bunu dedin arkadaş. Tecavüzün normal sayılabileceği bir meslek varmış gibi, “Vay be bir de öğretmenmiş.” dedin. Bu salaklığının bahanesi de hazırdı kafanda, “Hani biz çocuklarımızı her gün onlara emanet ediyoruz ya, o yüzden.” Embesil!
İtiraf ediyorum, N.Ç.’nin tecavüzcüsü benim…
Benim çünkü onun “13 yaşında kendini becertmek isteyen bir çocuk” olduğunda ısrar eden bu düzene karşı bir bok yapmadım.
Benim çünkü dün Hüseyin Üzmez mağduru yavrucak için “Ruh sağlığı bozulmamıştır” diye rapor ‘düzenlerin’ bugün insanlık onurunu kurtarması için bir adım atmalarını bekledim.
Benim çünkü her duyduğuna emme basma tulumba gibi başını sallayan o iki kişiden biri olmadığımı her fırsatta söyleyen ben, o iki kişiden biri ile aramda hiçbir fark bırakmadım.
Benim çünkü bu içine sıçtımın bozuk düzenine karşı başkaldırmam gerekirken, bütün gün büroda, akşam da odamda oturduğum o koltuklardan götümü bile kaldırmadım.
Benim çünkü her 23 Nisan günü çok kıymetli koltuklarını 5-10 dakikalığına bir çocuğa bahşeden şerefsizleri uyarmak için hiçbir şey yapmadım.
Benim çünkü yarın bir kızım olursa eğer, 13 yaşına geldiğinde o masumun yüzüne bakacak cesareti daha şimdiden kaybettim. En acısı da bu ya. Bana “O kıza bunlar yapılırken sen neredeydin” diye sorduğunda kendimi savunmak için kurabileceğim hiçbir cümlem yok.
Bugün 25 Kasım. Bugün Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü. Kadın ve erkeğin eşit olmadığını savunan bir başbakan, her akşam mutlaka karakterlerden birinin diğerine tecavüz ettiği diziler, mesleği “ev kadınlığı” olanların gün boyu beynini yıkayan insan pazarlayıcı programlar, araba ya da çöp kutusu almak için gittiğim fuarda dikkatimi çekmek için göğüslerini ve bacaklarını sergileyip ürün satmaya çalışan ‘kadınlar’, “İbretlik hayat gerçekleri” diye dayatılan sapık aile ve mahalle ilişkileri, “Şiddet” kelimesinden sadece fiziksel müdahaleyi anlayanlar; Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü he! Sıçmışım gününüze.
Şu an kaç yaşındasın N.Ç.? Bedenin kaç yaşında, ruhun kaç yaşında? Sokakta yürürken seni göremiyorum ama belki sen beni görüyorsun. Eğer beni görüyorsan, görürsen, evet o tecavüzcülerden biri benim. Adı Yargıtay olan kurumdaki sakat zihinlerin seni bir kez daha ve beni/bizi bilmem ki kaç kez daha yaralamasına sebep olanlardanım. Affet. Bu ülkenin bir de Sargıtay’ı olmalı. Yargıtay’ın açtığı toplumsal yaralara müdahale etmeli. Ama senin kimlerin olmalı? Senin başkaldıran ağabeylerin, ablaların, amcaların, teyzelerin olmalıydı, olmalıydık, olamadık.
Affet…
Sokakta, toplu taşıma araçlarında, işyerlerinde, gazete almak için gittiğimiz bayide, karnımızı doyurmak için gittiğimiz aşevlerinde, kalabalık içinde telefonla konuşurken; gülmek ne kadar doğal değil mi? Güldüğünü gördüğünüz kişiye hiç dakikalarca bakıp “Aaayy gülüyor yaa.” dediğiniz oldu mu? Gülmek, toplum tarafından kabul gören bir vücut tepkisi; konuşmak, nefes almak gibi. Peki ya ağlamak?

Eğer ağlayan birini görürsek yol ortasında, onun için üzülürüz. Ya sevgilisiyle kavga etmiştir, ya başına çok büyük bir felaket gelmiştir; hiç düşünmeyiz ki belki o sevinçten ağlıyordur. Ağlamak bizim için bir çaresizlik göstergesidir. Ağlamak bizim için bir güçsüzlük göstergesidir. Sabır, metanet, gurur, dik duruş gibi önem verdiğimiz gösterilerimize bir ihanettir ağlamak.
Sayısını tam olarak bilmediğimiz ama baştakinin temsil için 24 rakamını uygun gördüğü kayıp canlar. Sayısını tam olarak bilmediğimiz ama baştakinin temsil için 18 rakamını uygun gördüğü can çekişen hayatlar. Bu rakamları henüz kanıksamadığımız için şükredebiliriz aslında. 1, 3, 5 ya da 10 değil sonuçta; 24 ve 18. Belki bir süre vatan savunmasına kurban giden ama bir süreden sonra birilerinin projelerine ya da çıkarlarına ziyan edilenlere eklenen bir temsil. Düne kadar onların durduğu saflarda duran bizleri ya da yarın onların durduğu saflarda duracak olan bizleri üzen, yıkan, kahreden, korkutan, sinirlendiren hesaplaşmaların çirkin neticesi.
Kürt Sorunu ve Terör Sorunu diye iki farklı konu tartışılırdı bu ülkede. Bu ülkenin aydını ve aydın geçinenleri bu ayrıma son derece önem verirlerdi, bu iki sorunu aynı çizgide tartışmanın bir ihanet olacağı konusunda hemfikirdiler yakın geçmişimize kadar. Ne zaman ki belli odaklar terörü meşru zemine çekme amaçlı halk temsiline dönüştürme çabasına girdiler, aslında Kürtlere en büyük ihanetin de temsilcisi oldular. Buradaki sorun (K) harfinin yanına hangi sesli harfi eklediğimiz değil, buradaki sorun dağdakinden hangi sıfatla bahsettiğimiz de değil, buradaki sorun terörü hangi amaçla hangi amaca lâyık gördüğümüz. Temsil hakkı, dilini konuşma hakkı gibi bahanelerle silaha olur veren zihniyetin nasıl sakat bir zihniyet olduğunu görmemek, göstermemektir asıl büyük sorun. Hele ki bu zihniyetin sonu -izm ile biten görüşlerini her geçen gün biraz daha tahrip etmesi aslında gerçek -izmciler için de acı verici olmalı.
Sadece kendinden olanın görüşüne saygı duyup, diğer görüşleri faşist söylem olarak niteleyenlerin bu yaftayı yapıştırma eşiği son derece alçak her gün gördüğümüz gibi. İnsanları faşist olarak yaftalayıp doğal yaşam özgürlüğü olan ‘birini sevmeme hakkına’ bile el koyma peşindeki bu -istler farkındalar mı acaba, zorla “seveceksin” demenin bir barbarlık olduğunun? Ama onları da anlayabiliyorum. Onlar sevmediklerini düşman olarak görürler, oysa ki birini sevmemek onu düşman olarak görmeyi gerektirmez. İnsan özgürce söyleyebilmelidir sevmediğini. Evet, sevmiyorum. Bir gün bile “Kahrolsun terör” demeyenleri sevmiyorum ve şu an ben bu -istlere göre faşist oldum, canınız sağolsun. Ezber kalıplarınızla mutlu olmanızı dilerim.
Baştakinin “Sabırlı olun” sözünü duymamazlıktan geliyorum, bir çok sözünü duymamazlıktan geldiğim gibi. “Onları sevindirmeyelim, zaten bunu istiyorlar” bahaneleriyle duygularıma gem vurmayı reddediyorum. Ben ağlıyorum, ben kahroluyorum, ben titriyorum. Acıma/acılarına doğal olarak tepki veriyor vücudum. Anne kaybından sonra gözkağından düşen o tek damlayı günlerce bize “İnsan olmanın gereği” olarak sunanların, şimdi benden gözlerime hâkim olmamı istemesini reddediyorum.
Ağlamak, hayata tutunmaktır. Bizler, ayaklarından tutulup baş aşağı sarkıtılan poposu tokatlananlarız, hayata tutunabilmek için ağlamak zorundayız. Tüm nefesimizle ağlamak zorundayız ki yaşadığımız anlaşılsın.
Ağlamamak, korkaklıktır. Gözyaşı başkalarından gizlemeye gerek olmayacak kadar özeldir, ruhun seyirlik sanatıdır…
(Fotoğraf: Turgay İpek)
Örtünmek. “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır.” sözünü büyük bir iştahla her türlü polemikte söyleyen zavallılarla işgal edilmiş bir ülkede, doğal yaşam şartlarından ziyade bir gösteriş uygulaması hâlini alan anlamlı/anlamsız giyinme şekli. Kadın ve erkeği kıyaslarken “Hiç fişle priz aynı olur mu?” sorusunu büyük bir bilgelikle sorabilen çağdışı varlıkların, “Allah” diye adlandırdıkları o büyük güce tapınma şekillerinden biri. Örtünmek; erkeklerin bir kadını gördüğünde çükü şişip günaha girmesin diye kadınların giyinmesi. Örtünmek; pırıl pırık, tel tel saçlarıyla erkekleri tahrik etmesin diye kadının başını sarması. Örtünmek; kadının fahişelikten kurtulmak için uygulaması gereken giyinme şekilleri.
Biz aslında daha önceden bu kadar sapıklaşmamıştık. Çok değil, on yıl önce bu ülkede “Tecavüzcü tecavüz ettiğiyle evlenirse onu affedip davayı düşürelim.” diye bir öneri verebilecek yargıçlar ve savcılar bulamazdık bu ülkede. Tamam töre cinayetlerinde tahrik indirimi uygulardı bu yargıçlar, bunu önerirdi savcılar ama bu onlara dayatılan bir devlet yönetme uygulamasıydı.
Bundan on yıl önce kendini eleştiren bir öğrenci için “Kadın mıdır, kız mıdır bilemem şimdi!” diyebilecek bir başbakanı yoktu bu ülkenin. Böyle diyecek bir başbakanı bu halka tefe koyardı. Hiçbir başbakan muhatabının kızlık/kadınlık zarını tartışacak kadar aşağılık olmamıştı bu ülkede.
Bu ülkede cemaat vekilleri olmadan önce hiçbir vekil meclisteki kadın TRT kameramanı eteğinin altına çorap giymedi diye onu salondan attırtmazdı. Böyle bir durumda tahrik olacak, azacak, çükü gırtlağına çıkacak vekillerimiz yoktu daha öncesinde. Böyle bir halkımız da yoktu ya, neyse işte.
Bu ülkede bundan çok çok önce, 28 kişi küçücük bir kıza tecavüz edince “O zaten her şeyin farkındaydı, kendi istemiş zilli!” diye karar verecek yargıçlar, savcılar barınamazdı. Bu sapık zihniyete avazı çıktığı kadar sesini yükseltebilecek bir toplum vardı.
Bu ülkede bunlar gelmeden önce bir milli eğitim müdürü çıkıp da “İlköğretimde kız ve erkek öğrenciler birbirine şu kadar santimden fazla yaklaşırsa onları sevişiyormuş sayarım!” diyemezdi. Bu düşüncede olan bir zavallının zaten o koltuğa oturması mümkün değildi.
Peki nedir yeni pisliğimiz? Adalet Bakanlığı’nın eski bakan danışmanı, emekli yargıç (inatla hakim demeyeceğim), dinci bir gazetenin yazarı ismi lazım olmayan bir zat; mecliste Şafak Pavey’in durumu sebebiyle ortaya çıkan pantolon tartışması için “Sokaklar dar pantolon giyen kadın popoları ile iğrenç bir manzara sergilerken, benzer manzaralar meclis çatısı altına taşınıyor.” diyor.
Bak zavallı;
Bir din sömürücüsü olabilirsin, dini sermaye eden ticarethanelerin uşağı olabilirsin, içindeki fantezileri ve sapıklıkları dine monte edenlerin kulu da olabilirsin! Ama bak zavallı; senin ve senin gibilerin damacanaya tecavüz eden, çükünü rulmana sıkıştıran, mağaza mankeninin üzerine spermlerini boşaltan o sapıklardan tek farkın, henüz bunları uygulamaya geçirmemiş olman.
Ben sana biraz cinsel teşhirden bahsedeyim. Dar pantolon giyenlere bakarken azıyorsun ya, daha da azacaksın emin ol. Dar etekler giyiyorlar hani, böyle o popo koskocaman çıkıyor ortaya, iç çamaşırının kenarları da o incecik eteğin üzerinden belli oluyor, poponun sınırları bir güzel çiziliyor, bak hayal et. Altına da yüksek topuk ayakkabı ama öyle günlük bir ayakkabı değil o, genelde özel gecelerde giyilebilecek ağırlığı olan rüküş ayakkabılar. Bu görüntüde o dar ve ince eteğin boyunca uzanan ve tüm hatları belli olan iki tane bacak var. Tahrik oldun mu? Dur daha! Şimdi üste geçiyoruz, öyle dar bir giysi olmalı ki o, erkek o memeyi gördüğünde kaç numara sütyen taktığını hemen tespit edebilmeli. Tahrik oldun değil mi? Makyajı da unutmamak gerek tabii. O makyaj o kadar çok olmalı ki, bir bakan bir daha bakmalı o kadına!
Örtünmek; kadının vücudunu teşhir etmemesiydi ya hani! Bir dar pantolonla tahrik olan zihniyetin kerhane kaçkınları daha iyi değil mi?
İnsanları hiçbir şeye saygısı olmayan birer tahammülsüze çevirdiniz. İnsanları dine ve dinî inançlara saygısı olmayan birer tahammülsüze çevirdiniz. Sizlerin çükü şişiyor diye kadınları sıkma başa çevirdiniz. Sizlerin çükü şişiyor diye pantolon giyen kadınları iğrenç bir manzaranın elemanlarına çevirdiniz. Sizlerin çükü şişiyor diye örtünmeyen kadınları orospuya çevirdiniz! Sizlerin çükü şişiyor diye küçücük çocukları birbirini becermek için fırsat kollayan sapıklara çevirdiniz. Sizlerin çükü şişiyor diye küçücük kızı kendini becertmek izteyen bir zilliye çevirdiniz! Sizlerin çükü şişiyor diye bir kadının sevişebilme özgürlüğünü “Kadın mıdır, kız mıdır bilemem” tartışmasına çevirdiniz!
Gözünüzü seveyim alın dininizi, ne haliniz varsa görün! Sapık gözlerinizi, ellerinizi, beyninizi çekin üzerimizden…

Daha 6 yaşındaydım. Öyle bir 6 yaştı ki o, biriciğimden, annemden ilk ayrılışımdı. Bırakıp gitti beni uzun boylu, siyah uzun saçlı, otoriter duruşlu bir kadının eline. Kadın o kadar büyüktü ki yüzünü görmek bende boyun ağrılarına sebep oluyordu. Ya da ben çok küçüktüm. Hatırlıyorum, annemden ayrılığımın üçüncü gününde bir çocuk ağlıyordu, tam tuvaletin dip köşesinde. Ben de ilk gün ağlamıştım ama “Koskoca üç günün üzerine bu nasıl şımarık bir çocuktur böyle!”. Yanına gidip “Ağlama az kaldı eve gitmeye.” dedim. Çocuğun gözleri kan çanağı, yüzündeki renk kırmızıydı. “Yok” dedi “Ondan değil, canım simit istedi ama annem para vermedi.”. Oysa ben zengindim, harçlığımla üç simit ve bir kola alabiliyordum. O gün iki simit alabildim.
Daha 12 yaşındaydım. Kravat taktığı için kendini adam sananlar kulübüne kravatımla dahil olduğum yıllardı ve adamdım da, hem de öyle böyle değil. Artık ancak minibüsle gidilebilecek bir yere tek başıma gidebiliyordum. Eve dönüş yolunda o adam çıktı karşıma, adını bile hâlâ hatırlıyorum, Mustafa’ydı. Zavallı adam ayakkabı boyama tezgâhını önüme koydu ve spor ayakkabılarımı temizlemeye başladı. Bu adam hapisten yeni çıkmış ve memleketine gitmek için para biriktiren bir adamdı. Ertesi gün eve yürüyerek giderken tekrar gördüğümde anladım ki verdiğim para yetmemişti. Hatta günlerce gördüm bu adamı, “Memleketi ne kadar uzakta demek.”…
Daha 16 yaşındaydım. “Üniversite kazanamasa bile en azından mesleği olsun” denilerek bir meslek lisesine atılan binlerce öğrenciden biriydim. Büyüyüp adam olmaya çalışıyordum o yaşlarda -gerçi hâlâ çalışıyorum ya-, erdemli bir insan olmaya çalışıyordum, çünkü bize öyle öğretilmişti; doğruydum ve çalışkandım. Biz; doğruyduk ve çalışkandık aslında! İlk defa para kazanıyordum, hem de haftada 7,5 milyon lira. Stajyerler o kadar kazanıyordu o yıllarda. Haftalığımı almış, eve giderken kola ve çerez almayı düşündüğüm anda bir adam çarptı bana. Bir hafta erteledim ben de bu düşüncemi, elden ne gelir!
Bugün bir adam geldi kapıya. Gayet düzgün görünüşlü (Aslında görünüşle yargılamaktan nefret ediyorum ama lanet olsun, düzgün görünüşlüydü işte!) bir adam. Elinde bir küpür, “Şu ilaç için yardım eder misiniz?” dedi.
Bacağı olmadan yürüyebilenler, kolu olmadan para tutabilenler, gözü görmeden götürebilenler, kafası salçalı bebeler, bilindik yollarda bilindik yollarla ağzı köpürenler. Şarkıda da diyor ya, biz büyüdükçe kirleniyor bu dünya.
6 ya da 12 yaşımda olmalıydım belki. Özür dilerim arkadaş…
İki aydır Türk futbol tarihinde görülmemiş bir rezalet yaşanıyor. Her türlü kurumu kriz yönetiminden anlamayan adamlarla dolu olan bu ülkede bu krizin de iyi yönetilemiyor oluşuna pek şaşırmıyorum aslında. Beni şaşırtan böylesine rezil bir sürece hem medyanın, hem de spor severlerin yaklaşımı.
Türkiye’nin en büyük kulüplerinden Fenerbahçe’ye görülmemiş bir linç kampanyası uygulanıyor, bunu kimse inkâr etmesin. Üyelerinin yaptığı iddia edilen (Evet, başkan da diğerleri de bu kulubün sadece üyeleridir, üstünlükleri yoktur!) suç kapsamındaki olaylar, sonu ne olacağı belli olmayan bir yola sürükledi hem Fenerbahçe’yi, hem de herkesi. Taraftar elbette ki bu durumdan rahatsız. Elbette ki üzüntüsü iki aydır bitmek bilmiyor. Ama şunu aklınızdan çıkarmayın, taraftarın asla boynu bükük değil! Taraftarın Fenerbahçe sevgisinde en ufak bir azalma yok, olamaz da. İnternet ortamında malum çevrelerin çok hoşuna giden fantezi dolu cümleler kurduğunuzda biz Fenerbahçelilerin yaptığı tek şey acı acı gülmek oluyor, bilesiniz.
Fenerbahçe taraftarı her zaman kulüp üyelerinin arkasındadır çünkü lig boyunca takımının çektiği çileyi göremeyecek kadar kör değildir. Suçlu olduğu ispat edilmediği müddetçe hiç bir üyesine toz kondurmamaya devam edecektir. Bu tutum geçmişte başbakan için hem takımını ve hem de taraftarını satan başkanlarca yönetilmişleri, yöneticisinin arkasında duramayıp kupa iade ettirenleri ve dolayısıyla “Benim takımım şike yapmıştır.” diyenleri, onun bunun için oynayanlara hak verenleri şaşırtabilir, doğaldır. Fenerbahçelilerin bu kıymet bilir tutumlarına sizin tepkiniz nedir: NKFVAS! Şimdi başlık daha bir anlam kazandı sanki.
Aklıma geldi de yıllar önce bir maç vardı, şampiyonluk ilan edilecek bir maçtı bu. Ev sahibi takım son dakika gol yiyip rakibe şampiyonluğu verince tribünler şöyle bağırıyordu: Bu maçı satanın (…) Bu sene başka bir kulüp de çıkıp “17 de 16 mümkün değil, kesin şike var” dedi. Kendi takımını da satılık yaptın böylece, hayırlı olsun. Sonra Kulüpler Birliği ortak bir açıklama yapıp masumiyet karinesine dikkat edilmesini istedi ama ertesi gün bu metne imza atan kulüplerden biri “Fenerbahçe düşmeli!” diye buyurdu. Bakın, ligin marka değeri nasıl da yükseliyor!
Trabzonspor çıkıp “Gasp edilen şampiyonluğumuzu istiyoruz” dedi, kendi takımını şikeyle maç satan olarak gösterenler rahatlıkla rakibine böyle hakaret edebilir. Ve aslında bu yasalar karşısında da suçtur. Galatasaray her fırsatta Fenerbahçe’nin düşmesini istedi ve hatta Türkiye’yi UEFA’ya şikayet etti. Ligde hiçbir amacı olmayanlar kalecisiyle gol aradı, son dakika gol yiyenler üzüntüden ağlarlarken sonraki maçında 3 gol yiyince gülme krizine tutuldular. Marka değeri yükselmeye devam ediyor gördüğünüz gibi.
Şike yaptığı iddia edilip medyada günlerce yerden yere vurulduktan sonra “Pardon!” denip serbest bırakılan isimleri burada hatırlatmama gerek yok sanırım. Birileri tarafından amacına uygun olarak sürekli servis edilen bilgi ve belgelerin günlerce medyada yer alıp tartışılması gibi bir hukuksal rezalet yaşandıktan sonra, Aziz Yıldırım’ın sağa sola yazdığı mektupların paniğiyle birden yayın yasağı konulmasına da değinmeyeyim. Kayıp 1 milyon doları önce tesislerde dağıtan, bir süre sonra uyduruk makbuzlarla futbolcuya ödeyen, o da tutmayınca kur farkını bahane eden ama hâlâ net bir açıklaması olmayan kulubün etikten yoksun tepkilerine ise hiç girmeyeyim. Şikeci Fener diye başlık atanlar, gece kulubü ismini bahis sitesi (Bilyoner) sanıp Aziz Yıldırım’ı ayrıca bahis çetesinden sayanlar, Aziz Yıldırım Kulüpler Birliği başkanlığından istifa ettikten sonra “Ne olur dur!” deyip ertesi gün “Bu adamın da her yerde parmağı var” diyenler; yüksel değer, yüksel yüksel…
Ne oldu şimdi? Federasyon o kadar belge eksikliği açıklaması yapıp üstüne şike yapmış gibi Şampiyonlar Ligi’nden men etti bu takımı. Yerine ise serbestçe gezebilmek için 200 bin lira kefalet ödeyen adamın takımını seçti. Neymiş efendim 8 yıl ceza sözkonusuymuş. O halde hep beraber Trabzonspor’un suçlu bulunmaması için şimdiden dua edelim. Teknik direktörü ve yoneticisi içerde olan takım için de bir değişiklik yok, e çok güzel bu. İşte böyle böyle yükselecek marka değeri. Digiturk zarar etmesin, kulüpler para kaybetmesin diye Fenerbahçe’yi düşüremeyip sırtına semer vurarak yükselecek o değer. Play-Off saçmalığıyla yükselecek. Şu Play-Off uygulaması için “Fenerbahçe şampiyon olabilsin diye yapılıyor” diyenler bile oldu, ne kadar acınası bir durum!
Taraftarın başkanına sahip çıkması şikeye onay vermesi demek değildir. Yarın bir gun olur da bu iddialar doğru çıkar, bu taraftar yüzlerine tükürmeyi de iyi bilir ama o varsayımsal güne kadar destek bitmeyecektir. Elbette ki rakip taraftarlar bu durumu kullanıp bizi kızdıracaklar, bu işin de güzelliği bu ama had bilinerek! Soruşturma kapsamındaki takım taraftarları dahil herkes kendine gelmeli çünkü bu iş tahammül sınırlarını aşmaya başladı. Kendi adıma söylemem gerekirse iğrenmeye başladım. İşin garibi belki o küfürleri annenize, kardeşinize, babanıza da ediyor olmanız.
Özet; evet her şey bir yana bu ligin değerini Fenerbahçe düşürüyormuş. Siz de bizi düşürseniz de hem siz hem de biz rahatlasak.
O değil de bir ihale vardı. Katılacak olanlardan bazıları ihaleye bir kaç gün kala içeri alınmış, rakibi de çok önemli birinin yakınımıymış neymiş…
Neyse…